user preferences

New Events

Yunanistan / Türkiye / Kıbrıs

no event posted in the last week

Beraber mücadele edebilmek...

category yunanistan / türkiye / kıbrıs | cinsiyet | opinion/analysis author Wednesday November 01, 2006 16:25author by Pûşper Neves - AKİ Report this post to the editors

Kara Kızıl Notlar Dergisi'nin Temmuz-Ağustos-Eylül 2006 Sayısından Alınmıştır.

Toplumsal cinsiyet, Kara Kızıl Notlar’ın bu sayısında çok sık göreceğiniz bir tanım. Özellikle feminizmden ve kadın kurtuluşundan bahsederken, toplumsal cinsiyet ve patriyarkadan bahsetme kaçınılmaz. Tıpkı kapitalizm gibi bir tahakküm ve sömürü sistemi olan patriyarka, ona karşı mücadeleye başladığınızda bile, sizde bıraktığı derin izleri koruyor. Toplumsal cinsiyet, daha doğumdan başlayıp, kızsanız babanıza erkek (veya kız) sevgilinizle şöyle bir güzel ne biçim gezdiğinizi anlatamamanıza, erkekseniz “karı gibi” ağlayamamanıza sebep olan, size hak ve sorumluluklar veren, ağır bir durum. Öyle ki, diyelim kapitalizme karşı mücadele etmeye karar verdiniz, halen toplantılarda kadın yoldaşlarınızın sözünü gözünüzü kırpmadan kesmenize yol açabiliyor. Bu kişisel bilinçle ilgili bir şey olmaktan ziyade, toplumsal gerçekliğin halen kadınların aleyhinde olması ve bunun algıya etkisiyle alakalı.
Patriyarkadan hem kadınlar, hem erkekler çekiyor. Aynı şekilde patriyarkayı hem erkekler hem kadınlar yaşatıyor. Ancak yine de, patriyarkanın ezilen/sömürülen konumunda kadınlar var, ezen/sömüren konumunda da erkekler. Ezme/sömürme ilişkileriyle bir derdi olan, hele de otorite karşı erkeklerin, öncelikle kendilerine doğumlarından itibaren bahşedilen bu iktidarla yüzleşmeleri gerekmez mi?
Kadınların, anti-kapitalist mücadeleyle ilişkiye girdiklerinde ilk sorguladıkları şey toplumsal cinsiyet rolleri oluyor. Bir çok kadın anti-kapitalist siyasete girdiklerinde, erkek gibi davranmak ve görünmek için çaba harcıyor. Ayrıca evde babasına rest çekmesi beklenen kadınlar, etek giydi diye dalga geçen yoldaşlarına surat asamıyor.
Oysa özellikle liberter solla ilişkisi olan erkekler, kendilerini sorgulamak bir yana dursun, toplumsal cinsiyet rollerine neredeyse sarılıyor. “İronik” sloganlar (savaşın savaşın bok war bok war, hop hop devlet top devlet vs.)... futbolla ilgilenmek, takım tutmak, futbol oynamak, futbolu sevmeyeni sevmemek, futbol tartışmak... Tartışmalarda, ancak küçük bir çocuğun yapacağı veya yapınca hoş görülebileceği kadar küstahlaşmak, sinirlenmek ve hakarete başvurmak... Gey erkekleri küçümsemek, kadınları küçümsemek, televizyonda feminen erkek şarkıcı görünce kıkırdamak... Delikanlılığın kitabının içeriği üzerine tahminde bulunmak... Oğlan çocuğu gibi davranmak...
Feminizme bir biçimde ikna olmuş erkekler de, kadın sorununu artık tamamen “kadınların sorunu” olarak görüyor. Yani, konuya olan bütün ilgilerini ve sorumluluklarını yitiriyorlar. “Madem kadın sorununun öznesi kadınlar, o zaman bırakalım yapsınlar, bırakalım geçsinler” anlayışı, kadın kurtuluş hareketine inanan erkekler arasında çok yaygın. Anti-feminist erkekler ise, pozitif ayrımcılığı olabilecek en adaletsiz durum olarak görüyor. Öyle ki, onlara kalsa, otobüse binen her kadının tacize uğrama ihtimalinin bir hayli yüksek olmasının yarattığı adaletsizlik, pozitif ayrımcılığın yanında hiç kalır. Hani dünyayı beraber değiştirecektik? Çamaşırlarını annesine yıkatıp evini sevgilisine temizleten erkeklerle mi değiştireceğiz dünyayı? Cinsel organından silahı gibi bahsedip, burjuvaziye “siktiri çeken” erkeklerle mi devrim yapacağız? Biz kendimizi değiştirmeyeceksek, bizi kim değiştirsin istiyoruz? Kimseye tecavüz etmeyince, sevgilinin suratına iki tokat atmayınca bütün rollerden vazgeçmiş mi oluyoruz?
Kaldı ki, toplumsal cinsiyet rollerinden kurtulmak sırf anti-kapitalist kadınların hayatını kolaylaştırmak için değil, örgütlenmek için de gerekli. Birçok erkek, yukarıda anlattığım gibi davranırsa emekçi sınıflara daha rahat ulaşacağını düşünüyor. Ancak emekçi sınıfları böyle tanımlamak, açıkçası bana büyük basının çoğunluk ya da “sokaktaki adam” tanımlamasını hatırlatıyor. Basın bize çoğunluk diye ne gösterir? Türk, orta sınıf, erkek, heteroseksüel, muhtemelen evli... Peki sol bize çoğunluk diye neyi gösteriyor? Erkek, genç ve hatta öğrenci, futbol seven, bira seven, heteroseksüel, küfreden, LeMaN karakterleri gibi konuşan... Oysa hepimiz biliyoruz ki, emekçi sınıflar bu değildir. En azından yarısı kadındır ve ev işinden anlar, romantik hikâyeler ilgisini çeker, eşcinselse bile farkında değildir ya da gizlemek zorundadır, küfür sevmez, şiddet sevmez (zaten kocası onun yerine sever), içki içen adam sevmez, futbol sevmez... Bu ve bunun gibi bir sürü “korkunç”, “kadınsı”, “dişil” özellikle dolup taşmaktadır.
Devrimcilerin en önemli sorumluluklarından birinin, emekçileri devrim yapmak için örgütlemek olduğuna inanıyorum. Erkekler bunu sadece kendilerine benzeyenlerle yapmak istiyorlarsa bile bunun devrimcilikle bir alakası yok. Zira biz feminist kadınlar örgütlenirken, kendimize benzeyen benzemeyen tüm kadınlarla ilişkiye geçiyoruz. Bunun için sınıfsal, cinsel yönelimlere karşı veya ırksal önyargılarımızdan arınmaya çalışıyoruz. Kapitalizme karşı gerçekleşecek bir devrim örerken de, bundan farklı bir yol seçersek, arzu ettiğimiz eşit, adil, özgür dünyaya asla kavuşamayacağımızı düşünüyorum.

Related Link: http://www.anarsistkomunizm.org/kkn/index.php?option=com_content&task=category§ionid=1&id=26&Itemid=38
This page can be viewed in
English Italiano Deutsch
George Floyd: one death too many in the “land of the free”
© 2005-2020 Anarkismo.net. Unless otherwise stated by the author, all content is free for non-commercial reuse, reprint, and rebroadcast, on the net and elsewhere. Opinions are those of the contributors and are not necessarily endorsed by Anarkismo.net. [ Disclaimer | Privacy ]